NESCAFE

Şimdi desem ki budur, bunun ne olduğu gerçeğini anlatma yorgunluğunu göze almak lazım.Hatırlamak lazım ilk önce… Kaç beden di? Sayabilir miyim? Hangisinde saçım kolunun altına sıkışmıştı, gülmüştük hatırlamıyorum. Aklımdaki anılar, komik şeyler, sahibini yitirmiş. Ve işin garibi, ben de sahibini aramaya pek niyetli görünmüyorum. 1-2-3 önemli olanlar bunlar. Diğerleri otomatik silinen insanlar. İçten içe bazen, yahu bu kiminle olmuştu diye zorluyorum beynimi, olmuyor. Şimdi oturup bunun muhasebesini yapmak mı lazım, ona da kafa yormuyorum. Kaç duvar ördüm, ve kaçını yıktım hatırlamıyorum. Aklımda, hatırlanası onca can yakıcı şey varken, kızıyorum kendime. Unutmak lazım diyorum. Bilinçaltı denilen saçma sapan bir varlığın komik oyunuyla, insana özgü “ Acı çekiyorsan, o aşk’tır oluuuum” mantığıyla, arabesk bir hafıza ile baş başayım.
Şimdi budur desem….olmayacak. Zihnimdekileri, fikirlerimi söylesem bilirim, yorulacağım… Üç noktalarla biten cümleler bile, ucu açıkta kalmış, sonunu kestiremediğim, ya da tezimin gerçekliğinden şüpheliymişim hissi veriyor bazen. Her kalem yazamıyor duygularımı. Ne mutsuzum, ne de mutlu. Şimdi yeni bir evin, hayatın duvarlarını örerken, farklı zihniyetlere ağzı açık bakarken, alışmaya zorladığım, vücuduma inat küçük bir kafa ile ortalarda geziniyorum. Haftada 2 kitap okumak işin oyunu. Ama biliyorum ki, hepsinde benden bir parça var. Ve ben bununla mutlu oluyorum. Keşke, konuştuklarım kadar basit çalışsa beynim. Düz harfler, düz fikirler. Evlenmeyi bekleyen bir kız olsam, çeyiz düzsem falan ? Aha aha aha ! Şaka bir yana şimdi iki katlı müstakil bir evin arka odasından, bahçedeki ağaçları izliyorum. Yağmur yağdığında, içimden bir şeyler beni öyle dürtüyor ki anlatamam. Yaprakla yağmurun buluştuğu anda çıkan o sesin, odamda yalnızlığım, kitabım ve vazgeçilmezim, yazılarım… Yorgun ayaklarımın, ya da sıkıntılarımın ehemmiyetini kaybettiği ender zamanlardan birini yaşıyorum.
Odam! Evim vardı bir zamanlar. Evi boşaltıp taşınırken bir mesaj çekmiştim birine… “ Bu evde büyümüşüm, fark etmemişim… Yarım değil, tümümü bırakıyorum şimdilerde. Boş bir anahtarlık, kokusu sinmiş sevdaların duvarlara, boş ev… İçim titriyor… Hem de çok…” Ev sahibine o evin benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamadım. Anladılar… İlk aşık olduğum, aşık olduğum adamla bütünleştiğim, sevdiğim, seviştiğim ev… Topluca oynanan tabu ve nescafe! O evde içtiğim nescafenin tadının farkını anlatmak faydasız… Battaniyeye bürünüp, mumları yakıp, nescafemi yudumlarken okuduğum kitapların tadını kim anlar? Yazdığım yazıları yazarken yudumladığım nescafe, dinlediğim Enya, ve melekler… Evet melekler. Mumluğum yani. Ben yıllardır çokluğun verdiği yorgunluğu, benle baş başa kalarak yendim. Şimdi budur desem, anlatsam balkonumu, saçlarımı kuruturken şarkı söylediğim banyomu, Cnbc-e’yi, ve de nice misafirler ağırlamış salonumu, kim anlar? Evim… Tarsus’a taşınırken “ Şimdi tren hantalca yürüyor. Loş ışığın aydınlattığı raylarda, serin rüzgarlar, Tarsus’un tarih kokan, gizemli, huzurlu kokusunu izinsizce içimize dolduruyordu… Kimileri limon kokan bu şehrin, dantelli cumbalı sokaklarından habersiz yaşar. Dar bir çıkmaz sokakta komşu sohbetinin tadını bilmez. Ah akşamlar! “ yazmıştım. Ama… ben hala, evimde içtiğim nescafemi özlüyorum… Klozetimi, duş başlığımı, yatak odamın kapısını, koridorumu, mutfak tezgahımı özlüyorum. Kokusunu özlüyorum… Güneş almayan o 7. katı her şeyiyle özlüyorum. Utançlarımı, günahlarımı, yaşlarımı, kahkahalarımı, ve de sessizliğimi…. Büyümeden önce ve sonra… Şimdi budur desem… Odama bakıyorum şimdi, yabancı bana. Ne kadar uğraşırsam, o kadar bocalıyorum. Ben hala rüyalarımda, o evde yaşıyorum…
Aygün 22/10/2006 18:00-18:51

