HÜZNÜMÜ, UMUTLARIMI, KAHKALARIMI HİSSETMEYE HAZIR MISIN? GİZLİ BAHÇEMDESİN...

Pazartesi, Ekim 03, 2005

Bilmenizi istedim...

Anlamadınız belki, belki de ben sizleri. Boyum büyüktü, kocamandım hatta, ama yüreğimden küçüktü hala bedenim.Ne yakışıklı olmanız, ne de zenginliğiniz umrumdaydı.Ne az konuşmanız, ne de gevezeliğiniz.Ne kibar oluşunuz, ne kaba.Verdiğimin karşılığını bekledim sadece.Azıcık zeka, birazda mantık, verdiğimden az sevgi, verdiğim kadar saygı.Veremediğiniz dürüstlükle, dürüstlüğümden şüphelendiniz.Gözlerinizde bana değer veren ışık aradım.Yoktu.Hırsımdan ağladım, aşkımdan sandınız.Oysa ben yanlış seçimlerime dökerdim gözyaşlarımı.Kırmadıkça sizleri, size aşkımdan saydınız, daha bir küçülttünüz gözünüzde.Oysa ben insanlığımdan yapıyordum bunları.Kızdım hepinize.Yollar aştım, yanınıza geldim.Aşığım sandınız.Oysa ben gerçek mi değil mi içimdeki büyüyen aşk, bunu görmek istedim.Göremedim, şansımı zorladım belki de.Ama alışıktınız tüketmeye.Oysa tükettiğiniz ben değil, sizlerdiniz.Hepiniz size daha önce gösterilmeyen sevginin gösterilmesinden ürktünüz.İçimdeki koskocaman nehrin bir damlasıydı oysaki...Korktunuz bağlanmaktan belki de.Zamanla öğrendim kendimi sevmeyi.Her düşüşüm bir kalkışın başıydı, her kalkışım kendimi sevmemdi, her kendimi sevişim gücüm oldu.Sayenizde şimdi dimdik, şimdi itaatkar değil, itaat ettiren oldum.Siz bilmeden bir parçanızı aldım, sakladım kendime.Hepinizi de sevdim, kiminizin gülüşünü, kiminizin susuşunu.Sadece verdiğimi, sevgimin birazını alamadım sizlerden.Bilmenizi istedim.Sevgim dışında, hiçbir şeyi karşılıklı yapmadım.Beklemedim ne övgü, ne de teşekkür.Her kızışımda sustum, her bağırmak istememde ağladım, her dokunuşunuzda taptım...Bilmenizi istedim...

Rüyaymış...

Sen uzun süre görmediğim bir rüyaydın.Rüyamda güneş gibi bir gülüşün vardı.Dokununca mır mır bir kedi.Ve saçlarımı okşayan yumuşacık bir el.Rüyamda bir sen vardın, ben uyurken beni izleyen, ve sen uyurken izlediğim.Rüyamda bir sen vardın, benden çok seven.Güldüğümde iyi ki varsın diyen.Bir sen vardın beni sinirlendiren, sinirlendirdiğinde kahkaha atan.Ve sıkıldığında ilgiden, oyuncak gibi bir köşeye atan. Bir sen vardın beni sevmekten korkan, seversen bırakıp gideceğimden ürken.Kendine güvensiz, bir sen vardın, hırçın dalgaları boyumu aşan.Ve rüyamda bir sen vardın ben sırtımı dönünce, elini uzatan.Sonra..Anladım ki rüyaymış.Anladım ki bir düş bu kadar doğal, güzel olurmuş.Rüyaymış...

Mehmet İsa Pekdağ'a ithafen....

Ceviz Ağacı

Küçükken okullar tatil olmadan önce hazırlıklar başlardı.Öyle heyecanlanırdık ki :)....Eski bir kamyonumuz vardı şu yanaklı olanlardan...Akşam gezmelerine babam bizi kamyonla götürürdü.Annem ve Ayşe oturur bizde koltukların arkasına geçerdik.Şimdi nerde şehir içinde öyle gezmesi...Gittiğimiz yerler hep çocuklu olurdu.Neyse o emektar kamyon yıllar yılı bizi her yaz okul tatilinden bir gün sonra yaylaya taşıdı durdu.Ablalarım ve köpeğimiz fındık, yaylaya göç eden komşularımız kamyonun arkasında döşeklerin koltukların çiçeklerin ve fındığın (köpeğimiz) arasında şarkı söyleyerek, göbek atarak, tavla oynayarak sohbet ederek yaylaya giderdik...2 saatlik yolculuğun molası sarıkavakta olurdu ve yayık ayranını fazla kaçırmamaya dikkat ederek içerdik...bir de sıcak pide...Kuru kuru bile ne güzeldi....Yaylada Aysun ablam ve ben, kuzen Hatice, kuzen Makbule ve Rüştü, kuzen Hakan hep birlikte oynardık...Yeni yetme ablalarımızın ojeleri bizi ne de mutlu ederdi...Kafalarda bugidiler dudakta kırmızı rujlar...bayağı komiktik...O zamanlar şehir suyu yoktu...Kuyudan motorla evlere su veriliyordu. Ve biz o motoru çalıştırma faslından nefret ederdik.Kuyunun başında depo taşana kadar bekle babam bekle.Yanındaki seni korkutur...bir ssss sesi duyup yılan sanarak kaçarsın ama elindeki elmayı atmazsın inatla :).....erikler kirazlar....Kiraz toplarken mutlaka hasta olursun.Muhtemelen toplamak yerine yersin ve ağaçtan indiğinde muhtemel bir ishal olayı olur.Olsun mutluyuz ya...İçme suyu için kuyudan su çekerdik, ve annem düşmeyelim diye sürekli eğilirsek bizi bekleyen bir arap kızından bahsedip korkuturdu (hala o kuyuya fazla eğilemiyorum).Motorlu kuyunun başında ulu bir ceviz vardı...Aslında birden fazla ceviz vardı ama gözümüze kestirdiğimiz tek ağaç oydu.Bir sürü geniş dalları vardı.Herkes bir dalına konar evi gibi oyun oynardı.İşte o ağaç hepimizin hep hayallerini astığı, umut ettiğini, amaca dönüştürdüğü ağaçtı....İşe giden koca olurdu kuzen...Ama bizim asi karaarslan kızları da evde oturmaz çalışırlardı.Hep kavga olurdu yani yemek yok, bulaşık yok:)...Motor taştığında biri atlar kapardı motoru.Sallanılan evcilik oynanan, ya da oynadığımız sandığımız oryantasyon ceviz ağacı...Ben öyle bırakmıştım.....güzeldi...çok güzeldi....hayal kuracak, düşünecek, yol bulacak zamanlarımı o ağacın altında düşündüm...Ben o ağaca çok şey asmıştım habersiz elden....Bir yaz gitiiğimizde o ağaç yoktu.Kesmişti büyük amcam.İlk defa kırıldım, çok kırıldım....Sanki kökü ağlıyormuş gibi geldi bana...Ve babamdan çok güzel bir ders aldım....üzülme kızım, yeşerir....Ben asla vazgeçmedim...o da ve yeşerdi...Aynı her kestiklerinde dallarımı yeşerdiğim gibi...Ve her kırdıklarında affettiğim gibi affetti o da herkesi...şimdi henüz hazır değil ama benim çocuklarımın dizinde o ağaçtan inerken oluşan sıyrıklar olacak...BEN O AĞACI HİÇ UNUTMADIM.....


Aygün
2002

Ardımı hiç unutmadım...

Eski radyolar Kıbrıs radyosunu çekerdi hatırlıyor musun bilmem....Ben sadece o eski radyoya bakardım...sarı kutuya...Bir de kuzenimin şeytan frekans gönderiyor dediği cızırtıları ayarlardım...Babaannem o tiz ve yavaş sesiyle Türk sanat müziğini yorumlardım...Nedendir bilmem o titrek sesi beni hep duygulandırırdı....hala o ses kulağımda...Eski evimiz tahta zeminliydi...Alt evde talaş vardı ve karanlıktı...Rüyalarımda hep orda adam öldürüldüğünü görür korkardım...Alt evin ışığı yukarıdaki priz vasıtasıyla yanardı...ve ben o prizi elime alıp aman petrolü linç ederdim kıvırarak....Bir avlumuz vardı, toprak taşlaşmıştı bir de bisiklet var hayal meyal...Lastikleri nedendir bilmem yoktu.Sorun olmuyordu çünkü lastiksizde sürülebiliyordum.İzini izleyip mutlu olabiliyordum...Hatırlarım lavabomuz avluda idi ve ben akşamları hep annem vasıtası ile giderdim oraya.Bir kova bir de tas vardı...Ben işim bittiği halde bitmediğini söylerdim çünkü tası ters çevirdiğimde baloncuklar çıkardı...Bahçede nar ağacı, hurma, limon ağaçları ve sirke küpleri vardı.Babam o sirke küplerinde turşumuzu kuracağını söylerdi.Evimiz bir ara sokakta amerikan kolejinin karşısındaydı.Hep o okulda geçerdi günüm.Bekçi amcalar sevimli bulurdu bizi.Sonra ne zaman uçak geçse el salladığımızda eti puf düşerdi kucağımıza...Amcam atardı...Daha doğrusu attırdığını annem vasıtası ile öğrendim.Ama yıllarca eti puf yedim ben...içi sevgi ve umut dolu, hayal dolu, huzur dolu...ve hüzünlerimi kabarcıklara sığdırdım...mutluluklarım hep nar rengi, limon kokulu oldu...arkama hep dönüp baktım bisiklet izi misali...ben ardımı hiç unutmadım...

Aygün
2001

Oda

Oda kafamı dinliyorum bugün.Yazıyorum.Seni, kendimi yazıyorum belki de…Kafamda yarattığım şeyleri.Arada kalmışlığımı…Onu düşünüyorum; sevdiğimi.Bir de seni; sevdiğimi.Arada kalmışlığımı.Onu düşünüyorum.Gözlerime bakışını, dalmışlığımı…Neşemi onunlayken, ve kokusunu.O yokken gelmişliğini.Ve ilk defa izini yok ediyorum o gelmeden.Oysa sen hiç olmadın ki…İzlerini…Gelmediğin evime görmediğim seni yok etmeye çalışıyorum telaşla.Sanki o yüzüme bakınca, sana rastlayacakmış gibi kaçırıyorum bakışlarımı.Senin bile bilmediğin sen var şimdi bende…Ne o ne de sen….Sevgilim değilsiniz ikiniz de.Ya ben? Seçim yapmak zorunda mıyım? Ya da seçim yapacaksam ikinizde tam değilsiniz ben de…Beklemeli miyim yoksa seçmeli mi?Aşık değilim.Biliyorum…Öyle olsa 2. olmazdınız her ikinizde.Şimdi bekliyorum…Öylece bekliyorum..

Aygün

Nehir, ben ve düş...

Bugün kendimle barışım.Karşıma oturdum ve bugün seninle çok eğleneceğiz dedim.Bugün mavi, bugün beyaz, bugün pembe…Oturdum, gözüme baktım uzun uzun…Feri mi kaçmış ne? Sakın dedim, sakın öyle bakma!Hadi kalk giy eşofmanlarını! Giydim huzur beyazımı.Bir beyaz t-shirt ve bir beyaz eşofman.Altına da spor ayakkabılar. Yanıma bir beni aldım, biraz neşe, azıcık huzur koydum çantama, güneş gülüşümü de kaptığım gibi yürümeye başladım. Lois Armstrong kulağımda neşeyle şakıyor! Yürüyorum.Güneş yanımda, güneş önümde, güneş yukarıda şaşkınca kendine başkaldıran beni, bir de beni izliyor.Güneşle dost, belimde ıslaklık yürüyorum.İşte şimdi oldu diyorum içimden.Gülümsüyorum içimdeki kirli ben aktıkça belimden. Çantadan buzluktan çıkarıp çantama koyduğum suyu çıkarıyorum.Yüzümü yıkıyorum yola devam ederken. Hedefim belli.Nehir kenarına varıyorum, çimlere uzanıyorum ilk önce. Gözümü açıyorum.Güneş gidiyorum artık derken saate bakıyorum.Doğruluyorum.Kaç gündüz dışarı çıkmadığımı o zaman anlıyorum. Güneş gözlüğüm ne zaman kırılmıştı hatırlamıyorum. Yanımda gelen ben boş ver diyor. Çantamdan çıkarıyorum kağıdımı.Nehri anlatıyorum.Kenarında oturmuş ayaklarım suda.Asma köprüye çıkıyorum.Aşağıya sarkıp suyun dibini izliyorum.Aklımda sen ve sorular var.Neden, nasıllar…Uzaklara bakıyorum.Yine sessizce beni izliyorsun.Ellerin ceplerinde, başında bir şapka bana bakıyorsun.Gözümle soruyorum, sorularımın cevabını alamıyorum.Yine sessizce beni izliyorsun.El sallamadan sessizce gidişini izliyorum.Sonra yanımda beliriyorsun.Suyun derinlerini birlikte sessizce izliyoruz. Ne kadar süre bilmiyorum…Sonra dönüp birbirimize bakıyoruz.Suskunsun.Sesin yok.Gözlerim doluyor.Yarı kızgın yarı üzgün bakıyorsun.Ve ben elimi uzattığımda yok oluyorsun. Yorulduğumu hissediyorum.Gözümü açıyorum, ayaklarım suda, ben çimlere uzanmış…Kalkıyorum.Düş…Yoksun, belki hiç olmadın, belki de olmamalıydın. Ayaklarımı sudan çıkarıyorum ve kurumasını bekliyorum. Çantamdan sigaramı çıkarıyorum.Son 2 gün…Bırakmama 2 gün kaldı. Kararlarımı düşünüyorum.Beni yıpratanları bırakacağıma söz vermişliğimi…Bir nefes çekiyorum öyle derin, öyle içten.Gülümsüyorum…Beni yıpratanların, bana aslında ne büyük haz verdiğini , işte bu hazdan inatla vazgeçemeyişlerimden dolayı yıprandığımı, aslında kendimi sadece benim yıpratabileceğimi anlıyorum.Senden sonra kendimi sorgulayışıma gülümsüyorum.Derin bir nefes daha…Hayal kalmanı istiyorum o an.Elimi uzattığımda kaçışlarını düşünüyorum.Bir ben var, bir de ben yanı başımda.Ayağa kalkıyorum.Spor ayakkabılarımı elime alıp, toprağın tadını çıkarıyorum.Asma köprüye geliyorum ve sıçrıyorum haylazca. Bu vazgeçemediğim bir alışkanlık olmuştu.Köprü hafifçe sallanıyor. Etrafımda insanlar şehri yaşayan bana şaşkınlık, imrenme, ayıplama karışımı bakıyorlar. Yüzümde bir gülümseme…Eğiliyorum diplere bakarken düşümdeki gibi yanıma gelmeni bekliyorum. Gelmemen beni şaşırtmıyor. Bici bici yiyorum dilimin pespembe olacağını bilerek.Üzerime bembeyaz t-shirt’üme damlıyor.Haylazım bugün…Gitme vakti geldiğinde köprünün ışıkları nehri aydınlatıyor. Ormanlık alan daha karanlık.Ayaklarımı temizleyip, spor ayakkabılarımı giyiyorum. Yüzümde bir gülümseme var.Nedenim yok.İstediğim için gülümsüyorum. Yağmur da yağsa, fırtına da kopsa biliyorum ki enin de sonun da güneş doğar. İçimdeki tüm hırslara, üzüntülere öğretiyorum zamanla bunu.Biliyorlar ki kısa ömürlüler.Güneş doğacak…Eve geldiğimde banyoya gidiyorum hemen.Duşta, suyun altında kaç dakika duruyorum bilmiyorum.Sular vücudumdan akarken izliyorum küvetin deliğinden gidişlerini hüzünlerimin.Çıkıyorum, aynada ıslak saçlarıma bakıyorum.Yere düşen duru damlalara…Ve sonra yüzüme takılıyor bakışlarım.Tertemiz, güneş gibi artık. Gözümde ferler ışıl ışıl! Huzur yanağımda al al olmuş…Dudaklarımda neşeli bir kıvrım haylazlaşıyor ve dişlerimi görüyorum.Göz kırpıp şimdi geliyorum diyorum uykuya…Gözlerimi kaparken, rüzgar, uçuşan perderler, yüzümde bir gülümseme…Biliyorum, yarın güneş doğacak.Ve biliyorum…yarın çok güzel olacak!

Aygün
01/08/2005 00:25

İLİŞKİLER


Yolun başında yolun sonunu görmeye çalışmak doğru mudur?Ya da görmeye çalışmak?Bizler hep aynı şeyi yapıyoruz.Tüm olumsuzluklarımız aslında hep bu sonları görmeye çalışırken ortaya çıkıyor. Elimizden kayacak diye korkup, ürker ve gitmeyecekse de yitiririz sevdiklerimizi.Korkularımız burda da bizim önümüze geçer, biz olur ve bizi yener.Şekilden şekile gireriz sevince.Sevince korkarız ve paniklemeye başlarız : ya giderse? Doğru insan olduğuna inanıyorsak hele de . Diyorum ya takla atmadığımız kalır.Kendimizi aşar, "o" olmaya çalışırız. Biraz uzak davrandığında "o", biz daha çok koşarız yakalamak için. Bütün maharetlerimizi dökeriz, "o" bizde kalsın diye."Uygunum işte sana"'yı gözüne sokarız bir anlamda.Sözde biz oluruz bunları yaparken de!Unuttuklarımız var: karşı tarafın üzerine bu kadar düştüğümüzde adımları daha da geri gider "o" nun.Hatta koşar adım uzaklaşır bizden.kendini psikolojik baskı altında hissetmeye başlamıştır çünkü.Karşısında her şeyini ona endeksleyen ya da endekslemeye çabalayan biri vardır.Bu durumda kendisini yoklar.Acaba layık mıyım? Karşılığını verebilecek miyim? O bu düşüncelerle uğraşırken, tereddütlü davrandığı için biz daha da çok incilerimizi çıkarır koyarız masaya.Kıskanırız, sahipleniriz.Onun sınırlarına girmeye çalışırız.Hatta buna hakkımız olduğunu bile düşünürüz.Onun yıllardır yalnız, özgür yaşadığı, bağımsız cumhuriyetinin sınırlarını zorlarız. Onu anlarız aslında, hatta anladıkça daha da çok severiz.Ya O...Biz anladıkça onun mutlu olacağını düşleriz.Oysa o tüm korkularının, zayıflıklarının, eksikliklerinin bilinmesinden dolayı huzursuzdur. Biz kapılarını zorladıkça, o artık kapının sesini duymamak için kulaklarını tıkamıştır.Anlayamadığımız daha da önemli şeyler de vardır. Mesela, onu tanıdığımızda Ayşe'dir, Veli'dir.Kalbi boştur. Kendine ait bir dünyası, hobileri, tarzı vardır.En başta özgürlüğü vardır. Verilecek tek hesabı kendinedir. Ama biz hep onun hayatına burnumuzu sokarız ve hesap sorarız.Kimdi?Nerde?Nasıl? Ya biz? Vs..Yani onun gözüne "Bak ben artık senin hayatındayım.Ayağını denk al!"' ı sokarız. Bırakmayız kendi başına duygularıyla onu.Siz yanında yoksunuz ya; dışarı çıkamaz, başkasıyla gezemez, adını bilmeniz gerekir.Ama siz yoksunuz, olamaz!Temelinde güven problemi yatan bu hareket, aslında kendimizde olan güvensizliktir.Kendimizi eksik buluruz.Ve onun siz olmadan ki hayatından farklı bir yaşama sokmaya çalışırız. Yani elimizden kaçmaması için yeni bir dünya yaratırız. Unuturuz...Eğer onun için kaçırılmayacak bir fırsatsak, ya da öyle olduğumuz düşünüyorsak böyle bir eyleme girmemize gerek de yoktur.Burda asıl erdem onu tanıdığımız zaman nasıl yaşıyorsa, ne ise öyle sevdiğimizi ve değiştirmeye gerek olmadığını, zaten o olduğu için sevdiğimizi unutmamamız gerektiğidir. Sevdiğimiz kişi "O"dur. Onu "O" yapanlar.Olabilecekleri , eksiği ya da fazlası değil..Hobileri, özeli, korkularıyla...Birlikteliğin özelini bozmak, yaşa stilini değiştirmek olmadığını unuturuz. Sevdiğimizde, cılkını çıkarırız.Üzerine gideriz.Aklından çıkmamak için kendimizi paralarız.Bilmeyiz aslında ne kadar çok zaman değil, az ama yoğun şeyler hissetmesinin önemli olduğunu.Çalışma hayatının olduğunu, sizde başka kafasında ne kadar düşüncenin olduğunu hep unuturuz.Ya da kabullenmeyiz. Onun insan olduğunu unuturuz.Kendimiz gibi değil, üstün bir varlı olduğunu düşünürüz. Sizi çok sevmesini, her zaman elinizi tutmasını, ya da sürekli sarılması demek olmadığını unuturuz. Günde bilmem kaç kere çağrı bırakırız. Sözde aklımdasın demektir. Ama her iki taraf için zamanla duygusuzca prosedür olan bu aramalar yetmediği gibi, bir de beleş hat alır her akşam saatlerce işin büyüsü kaçana kadar geyik yaparız. Telefon beklemesi ya da ona ait bir dünyanın olmasını da aslında umursamayız. Bizler onun bizsiz ortamlarda mutlu olabileceğini unuturuz. Diyorum ya:bizler çabuk unuturuz. Hiç sorar mıyız kendimize aşık olunca bu soruları? Başka bir erkeğe ye da kadına bakınca kıyameti koparırız, sorgularız hemen.Onu ona bırakmayız. Bunu yaparken kendimize olan güvensizliğimizi gösterdiğimizin farkında bile değilizdir.Onu seçimleriyle rahatça bırakıp, onun mutlu olacağı kişiyi bulmasını istemeyiz. Biz doğru insanız ya! Bunu baskısız daha rahat görebileceğimizi düşünmeyiz. Hayır ben 2. şıkkı tercih ediyorum derseniz baskı yapın.Hatta at gözlüğü takıp, 24 saat izleyebileceğiniz bir kamera da yerleştirebilirsiniz her yere. Ya bizler?Bizlere bunlar yapılsa ne hissederdik.?Hayatımıza biri girip, hesap sorarak tarzınızı değiştirmek isterse? Ya da sizden başka biri olmanızı isterse? Unutuyoruz...Aşkın anlamını bilmiyoruz. Huzuru, saygıyı katmadan salt sevgiyle olabileceğimiz bu duygunun ne kadar boğucu olabileceğini göremeyecek kadar bencil ve kör oluyoruz. Ve tüm bu kıskançlıklara, baskılara "Aşığım, yaparım, doğaldır" diyerek bastırıyoruz güvensizliklerimizi.Kovalamanın kaçma ile olabileceğini unutuyoruz..Kaçan ya da kovalayan olmadan, isteyen istediği anda gerçekten siz olduğunuz için, minicik anlarda ama yoğun olarak sevilmeyi istemez misiniz bir ilişkide?Huurlu olmayı, saygı dolu bir ilişki istemez miydiniz? Kendiniz olmaktan vazgeçmeyin.Bırakın sevdiğiniz sizi siz olduğunuz için sevsin.Sizi seçerken huzur veren, saygı yüklü bir aşkı seçtiğini hissetsin. Seçmeyene el sallamak yerine, kabullendirmeye çalışarak düşmeyin.Deli olsanız da aşkınızdan, kokusuna dünyayı satsanız da siz olmaktan vazgeçmeyin.Sevdiğinizle, o olduğu için birlikte olmanız dileğimle...

Sevgiler…
Aygün Karaarslan
Mart 2005

Duvarım

Kanadıkça içim, yapıştırdığım umutlarım vardı.Sahte gülüşlerim vardı dostlara. Kanadım yoktu, var ettim masumiyetim kanıtlansın istedim belki de...Ve kırıldığında kanatlarım, sahte gülüşlerimin yerini parçalanmış ezik yüzüm almıştı. Saklandığım duvarı ören de, kıran da ben olmuştum. Sakladıklarım döküldüğünde zaten ben yoktum. Olan şeye hayran bir ben bi de ben...Tamir ederken duvarımı, kırık kanatlarım ayağıma çelme takmaya başlamıştı. Korkutan hiçbir şey yoktu beni kırık kanadımla öremediğim duvarımın yanında çömelirken.Başım ellerimin arasında içime akıttığım birkaç acıma gözyaşı, birkaç kullanılmış duygu ve ben vardım. Kaçtıkça beni bulan ben.Ve yorgunluğum.Kendimi anlayamazken, beni anladığına inandığım, arkasından el salladıklarım içimde büyüdükçe büyürken, ben sadece duvarımın taşlarıyla oynuyordum. Zaman da mekan da duygularda silinirken gözümde boşluk duygusuna kapılmış, huzurun bu olduğunu düşünmüştüm. Arınmaya çalışırken bile günahlarımdan vazgeçmemiştim. Kimse, hiçbir yerde değildi. Ben çok uzakta bisküvi kokulu önlüğümün içinde elim sende oynuyordum. Elim sende...Kimde kalmıştı?Masumca her sabah perdenin ardından izleyip aşk sandığım heyecanda mı? Ya da tüketilmeden önce vücudumun en masum yerinde mi? Ben artık yoktum.İnadına var etmeye çalıştığım gülen suratlı, kanadı kırık olan kimdi bilmiyordum. Yolum kayıp, ben yok.Gidişler üzmedi beni.Gidişim üzmedi. Kaç kere gittim, bittim.Ya da kaç kere gideceğim kendimden? Ben bisküvili önlüğümün içinde havada istop oynarken bendim.Şimdi her kalkışımda yerden gördüğüm ilk ilginin peşinden yitip giden ben var..her seferinde kalkmaktan yorulmuş ben..

05/06/2005 Pazar 14:20

aygün sadece aygün

16:45...

Herkes bir ucundan yakalamıştı beni.Sen ve diğerleri...Sen kalbimin ucunda asılıyken, beynime hükmeden başkasıydı.Nedenler vardı, hep niçinler...Kimse sormadı hiç, ama hiç...Saatim 5'e çeyrek vardı.Durmuş bir saatin kolumda varlığı, kuvvet verirken bana, saati soranlara hep aynı şeyi söylüyordum.Saatim durdu.Bilmezlerdi, benim için verebileceklerimin 5'e çeyrek kala bittiğini.Bilmezlerdi, sen sana bıraktığım saatin olduğunu.Bilmezlerdi, hayalimi tükettiğin, bir kalemde sildiğin dakika olduğunu.Bilmezlerdi umutlarımın söndüğünde saatin 5'e çeyrek kala olduğunu.İşte, sana soruşum bundandı, saati kaça kurmamı istersin diye.Ben senden önce biliyordum, beni yolcu ederken bittiğimi 5'e çeyrek kala...