HÜZNÜMÜ, UMUTLARIMI, KAHKALARIMI HİSSETMEYE HAZIR MISIN? GİZLİ BAHÇEMDESİN...

Perşembe, Mart 16, 2006

MUM IŞIĞI VE MELEKLER

Saat 21:00’e doğru ağır ağır yürüyordu. TRT 1’de takılı kalmış bir televizyon.İlk fotoğrafın 1830’larda ki o saf öyküsünü dinlerken, aniden karanlık olmuştu oda.5 saniyelik durgunluk.Saat yürüyor ağırca.Çakmağın sesi ve ardından silik bir aydınlık.Televizyonun üzerinde, duvara asılı ahşap rafın 1. katında 2 melek, ortalarında bir mumla sanki beni bekliyorlardı.Yanan çakmakla ortalarındaki mumu yakıp, meleklerin yüzlerini aydınlattım.Kanatları tülden iki melek…Birinin kanadı yara almış, yeni fark ettim. Yüzü hala güleç.Bir Pazar günü, evimdeyim.Battaniyemin içinde.Sırtımda pufuduk bir yastık,yanımda bir sehpa.Üzerinde kül tablası, sigaram, çakmağım, telefonum, nescafem ve melekler…Şimdi, o sessiz ve beni o eskilere, anlatılmış, dinlenmiş ama yaşanmamış o elektriksiz nostalji dolu hüzünlere götüren karanlıkta, elimde defterim, kalemimi gezdirirken, teknoloji harikası televizyonun ekranına yansıyan silik mum ışığı gülümsetiyor beni.Ben, sessizlik, ve melekler…Kaç yıllarıydı, babamın anlattığı yıllar?Gaz lambalarıyla, sohbetlerin ısıttığı yıllar?Radyoyu ilk görüşünü anlatışı babamın?Çok mu olmuştu?TRT 1’li yıllara yetişmiştim ben anca. 10:00 da açılıp, 22:00 da kapanan, tek kanallı, siyah-beyaz , Tursil’li, Omo’lu, Eva’lı yıllara.Bir sağa, bir sola.Her akşam, yan komşu, karşı komşu, komşu.kestane kokusu, çaylar, peksimetli sohbetler.Plastik bebekler, yünler, danteller,antenler.Çamaşır suyuna hypo denilen, leğenli, kaynatmalı, limon ağaçlı, ahşap zeminli yıllar.Komşunun kızına düğürçü (görücü) sohbetleri, bir sıra ön, bir sıra arka haruşa kazaklar, akşam şallar omuzda, kol kola fısır fısır yan sokağa bilmem kim teyzelere gitmeler.Ceyarlar, big in japan’ler, nane limon kokusu, vikis (Vicks) ve şişe çekmeler sırta.Maltepe, samsun, birinciler…Ankara gazozu, elvan, çamlıca ve hayatımıza şalgam sonrası giren renkli gazozlar.1 litrelik cam kola şişeleri, haber spikerlerini anlamasak da ekrana dikkatlice bakmamız ya da bembeyaz, uzun, vatkalı fistanı ve gözlüğü ile Zerrin Özer’i dinlememiz.Aman petrollerimiz, Kemalettin Tuğcu’muz…Komşuda pişerken yemek, suyuna banan ekmeği iştahla yememiz, parmağımızla çevirdiğimiz, ağır ahizeli kırmızı telefonumuz, altına leğen ile eşya dürttüğümüz sedirimiz, talaşımız, odunumuz…Sokağa serilen savan (bir tür kilim), yoldan geçen seyyar satıcıdan alınan çekirdek ve limonlu dondurma.Bardakta kaşıkla yediğimiz buzlu şey; limonlu dondurma…Şimdi Spy’lı, Norton’lu sohbetlerde, Mp3 player’imizle, elimizde kumanda, klimanın ısıttığı bir odada, cep telefonlarımızın melodisi susmazken, yüzmilyon kanallı televizyonlardan arta kalırsa zaman, Pc’lerimizden aldığımız mailleri Printer’dan basıp, okuyabilirsek ne ala! Dizilerden bıkmış, reklamlara yorum yapıp gülerken, Dvd’nin, Vcd’nin, Ipod’un fiyatını tartışır olmuşuz.Farkında değiliz diyemiyorum.Ben ilk defa Bizimkiler dizisinde fark ettim bunların silikleştiğini.Tek kanallı televizyonumuzdaki ilk yerli dizide bıçak gibi kesilen sohbetlerde anladım çay bittiği halde doldurulmadığını.Saftık, uykudan önceydik, küçük ev’dik, köle isaura’ydık.Spesifik sorunlarımız yoktu, ya da virüsümüz. Update edeceğimiz programlarımız, kredi kartlarımız, limit aşımımız, minimum ödememiz, hesap kesim tarihimiz, chip para ya da bonusumuz da yoktu.Mouse, scanner, sim kartımız da yoktu.Peşin alır, peşin verirdik.Mesajlaşmaz, yüzüne söylerdik.İlişkileri mesajla bitirmez, yüz yüze, saygı ile söylerdik.Mailimiz ya da slayt gösterimiz yoktu.Msn ya da webcam yoktu.Doğaldık, bizdik, onlardı…Şimdi teknoloji dolu bir evde, ışığın sönmesi gerekiyorsa bunları hatırlamak için, cidden acınacak haldeyim demektir. Komşularımı, banyolarından su aktığı zaman görüyorum, ya da banyomdan su aktığı zaman. Ben ki , tüm bu gelişimin olmasını destekleyen biri olarak, geçmişini unutan ve ilkelleşen biri olarak utandım.artık dostlarla sohbetler televizyon karşısında oluyor.Hadi şu kanalı izleyelimlerle! Ben hala evime misafir geldiğinde, televizyonun sesini kısıyor, karşılılı sohbetimi yapıyorum.Ya siz?

Elektrikler geldi.Smallville bitmiş :D

Aygün 12/03/2006 Pazar 20:46

Çarşamba, Mart 08, 2006

KISA


Düşünüyorum.Sanırım hatalı benim.Anlamayan, ya da yanlış anlayan. Bu kadar dostum, bu kadar insan yanılıyor olamaz sanırım. Şimdi garip bir durumum var. Sakinim, ve de duyarsız. Üzülmek değilde, tepkisiz.Kimseye güvenmiyorum.Sanki herşey sahte. Ben kafamda gördüğüm şeyi yaşıyorum bunu anladım. Kimse yok artık. Ne içimde, ne dışımda. Yalnızım. Ve bunu beni üzmüyor.Sadece öyleyim. Ne kanadım var, ne de kanatları. Sadece ben varmışım. Dost yokmuş. Herkes kendini düşünüyormuş.Başkalarını kendisi için harcarmış.Bitirmesi kolaymış herşeyi.Ben farklı düşünmüşüm. Şimdi hayat ne güzel, ne de değil. Ne negatif, ne pozitifim. Şoktayım sanırım.Anlayamadığım bir çok şey var şimdi. Hatta anlamaya çalışmadığım artık. Bunca yıl boşmuş.Bomboş.

Salı, Mart 07, 2006

DOST BLOG

http://kahvetelvesi.blogspot.com/

Pazartesi, Mart 06, 2006

NADİ


Uzaktaydı.Uzaktayken, onların müdehale edemeyeceğini sanırken, sanki daha çok onların içinde bulmuştu kendini.Kaçarken onlardan, kendinden kaçtığının farkına varamamıştı.Kalın bir kabuk içine gizlemişti kendini.Belki diğerleri bulamıyordu ama o kendisiyle o kalınca kabuğunun içinde, hesaplaşır olmuştu kendisiyle.Kendini bulmaya çalışırken, yeniliği hayatına sokmuştu.Değişimi...Bilemedi...Değişim, içinde, beyninde olmalıydı.Kendine kıymet vermezken, suskun bakarken boş boş, dışını değiştirmenin işe yaramadığını kabullenmez, bağırıyordu zayıf bedeni.Sessizdi.Konuşan kendi değilmiş gibi, başını çeviriyordu içindeki o. Başını eğmiş susarken, içindeki bağırma isteğini bastırıyordu. Sonra...Sonra uyandı. Kabuğunu, ördüğü kabuğunu kırdı. İçinden hayatının kumandasını eline almak, sevdiği şeyleri yapmak istedi. Kendi olmayı sevdiğini, ve değişmek değil, kendi olmak istediğini anladı. Gerçek kendini ifade edemediğini, ve artık bunun zamanının geldiğini anladı.Gülümsedi. O artık kendine güvenen, gözleri ışıl ışıl parlayan o'ydu!Şarkı mırıldanmaya başladı.rtık onlardan kaçmıyordu. Kararlarına, isteseler de, istemeseler de saygı duyacaklardı. O hamur değildi!Yuğurulamazdı!Kimsenin istediği kişi olamazdı!Ya fikirlerine saygı duyacaklardı, ya da bunu yapmaları gerektiğini Nadi'nin gözlerinden anlayacaklardı...Artık kumanda yoktu!Kendi kendinin sahibi, çakmak çakmak gözleri, ışıldayan gülümsemesiyle Nadi, müziğin ritmi ile , belki de ilk defa kendisiyle dans etti. Nadi...Siyah beyaz Nadi...Dünyasına bütün renkleri döken Nadi...Artık kimse onun kendine güvenini yıkamazdı...

(Nadi, kendine verdiğin değer kadar diğerlerinin gözünde değerlisin.Sevgilerimle...)

Aygün 05/03/2006) 22:45