HÜZNÜMÜ, UMUTLARIMI, KAHKALARIMI HİSSETMEYE HAZIR MISIN? GİZLİ BAHÇEMDESİN...

Salı, Eylül 23, 2008

MEVSİM MEYVELERİ


Kimbilir, belki de baharı bilmediğimden güz mevsimini yok saydım. Dediğin gibi, belki dokunsan akar, erir, yağarım… Bilmek ister miyim? Bilmek istemedim… Yaşadığım her ne ise, ya da her ne yaşıyor isem, ben nasıl görmek istersem o oluyor. Yaftalar… Hangi yaftayı yapıştırdıysam, o kalsın istedim. Ekledin mi yazı diye soruyorsun. Görmen için bakman lazım. Bakman için istemen. Ödevimi yaptım, tüm bulmacaları çözdüm. Ama çıkan görüntü, yıllardır düşünü kurduğum resme benzemiyordu. Anladım ki, bulmacanın çözümü aslında bende. Dümen bende. Ben resmi çizmeye başladım. Var olanı kabullendim tabi ki. Ama renklendirdim, şekillendirdim. Duvarıma asmadım. Belki de duvarımı yıktığımdandır ne dersin? Çok mu konuşuyorum dersin  Belki okusaydın beni, içimdekileri, o zaman bilirdin benim söylemediklerimin, söylediklerini dövebileceğini. Beni, şifremi çözmedin. Belki dedim, belki sen çözersin. Ama öyle yorgunsun ki, kalıcı bir yer yerine, devam etmek için yoluna, soluklanmak istedin belki bende. Oysa, ben durak olmayı çoktan bırakmıştım sen geldiğinde. Çoğu zor kadın diyor bana. Oysa, sadece içten verilmiş bir pamuklu şekere kanacak kadar kolay kazanılır kalbim.

Susmak… Çok sustum inan. Susuşum da çok güzeldi. “düşünce” lerim. Bir haftalık deniz maceram, yapayalnız ve müthiş haftam, konuşmadan, kitap okuyuşum, sahilde şezlongda ayaklarımı sular gıdıklarken gazete okuyuşlarım… Balkonda denizin sesi ile kahve yudumlayışlarım. Ben ve ben. Hiç düşünmedik bil. Düşünmeden, öylesine beynimi dinlendirdim. Bikini ve havlu yetermiş meğer. Markete bile öle gitmişiz beraber. Ellerimde mevsim meyveleri, ha bir de yoğurt. Ben ve ben… Oturdum balkonda, sustum, düşünmedim bile. Yetti. Zinde döndüm tatilden. Aklımda gün batımı, denizi aydınlatan yakamoz… Şimdi susmuyorsam, suskunluğumu saklamamdan. Söyleyecek onca güzel kelime varken, bırak resme yapıştırayım, süreyim pembeyi. Yeri geldiğinde, beni çözdüğünde, hüznümü de nasıl coşkulu yaşadığımı göreceksin. Aşk’ı yaşadığında, aşık olduğunda, yaratanı sen olduğundan, anahtarı sen olduğunu göreceğin gibi…. Sana gülümserken, seni okurken aklımdan geçenleri, ancak beni çözdüğünde göreceksin. Çözebilecek misin? Hayır…


Aygün
21/09/2008 00:40

KRİSTAL

En tehlikelisi de budur. Sakinlik… Gördüğün gökkuşağının altında sanıp kendini, bir anda yok oluştur. Yağmur sonrası “Evet, bak işte her şey çok güzel oldu. Arındım, gökkuşağı içime doğdu” dediğin anda, yok oluşudur renklerin. Çaresizce susup, yorum yapmamaktır. Amber kokusu ile yetinmektir. Böyleydin işte. Tam da böyle! Plansız, ummadığım anda çıkan bir gökkuşağı! İçimi coşturan, renklendiren bir gökkuşağı! Tahtta bir gün kalan bir prensestim. Ertesi gün yine ben oldum. Sen ümit’i verdiğin bilmemezlikten gelen prens… Elde ettiğin başarı sonrası, hareketlerini değil, ettiğin sözler sonucu, ümit vermediğine kanaat getiren ve ben yaklaştıkça, ümitlenmemem için geri çekilen sahte prens… Ne aradığımı sandın? Hala evcilik oynamak istediğimi mi? Hiç aklına gelmedi mi ciddi bir ilişki yaşamak istediğim? Yazılarımdan anlamadın mı her gidişin beni acıttığını? Sen de mi “ e ben de eklensem ölmez” dedin yoksa? Benim hissedeceklerimi azıcık da olsa, beklentilerimi, o süslü kelimelerin ne uyandırdığını ben de… Salla gitsin… Çok yoruldun, dinlen tebi. Aklında nasıl kaldıysam öyle! Nasıl kaldığımı bugün anladım. Yanılmış olmayı diledim, ama yanılmadım.Bir parça da sen koparsan, eksilmem. Ben vereceklerimi düşünürüm. İçimden parça almak yerine, içimde olmak istersen, o değerde huzurlu, neşeli şeyler veririm sana …

Hayatın anlamını mı anlamaya çalışıyorsun? Yok… Boşa arama. İşte sen o boşluğu nasıl dolduruyorsan, nasıl anlam yüklersen odur hayatın anlamı. Ver eden sensin! Şimdi ne yüklersen odur. Boş bırakırsan, ya da doldurmaya uğraşıp başaramazsan, “anlamsızmış” der çeker gidersin.

Dokunduğunda inceden bir ses çıkaran kristaldim ben. Işığı daha iyi yansıtan, daha ince ve kırılgan. Kristalle içki içmesini bilmeyenlerin parmak izleri ve düşürünce oluşan çatlaklar dolu… Ara sıra kırıldım sandım, çok da acıdı canım. Ama kendime gelince anladım sadece çatladığımı. Öyle doldu ki bedenim bu çizgilerle, her an birinin elinde kırılacak kadar hassaslaştım. Ben nasıl dikkatli isem kelimelerimde, nasıl kırmıyorsam kimseyi, o da kırmasın, incitmesin istedim. Her süslü sözde güvenmek istedim. Sımsıkı sarıldım. İçki bitince, bir kenara bırakıldım…

Aygün
31/08/2008

not: varsyımlarla yazıldı

Pazartesi, Eylül 22, 2008

TUTUNMAK


Ve kıştı… Ve sözcükler donmuştu yollarda. Belki de yoktundu zaten. Ya da vardındı da ben artık yoktundu sanmayı seçmiştim. Ve kıştı. Elimde örgüm, yutmuşluğum. Sen yolda mısın? Üşüdün mü? Sıkıldın mı? Kimbilir kaç kere yutacaksın sen de isyanlarını. Zoruna gidecek kimbilir? Sıkıca tutunmak isteyeceksin. Tutunacaksın da bir şeylere. Ve kış bitecek. Yollar… ıslanma, üşüme, yorulma. Suskunum bak! Yokum yani… Söylediğinde, anladığımda, düşündüğümde, boğazımda düğümlendi her şey. Sakinim. Tenin aklımda. Bakışların. Özlüyorken zaten seni, 3 milyon kelimeyi yutmayı nasıl da başarabiliyorum bak! Şimdi git! En iyisi buydu zaten….


Aygün
Mart 2008

DALGALAR


Deniz… Denizi neden sevdiğini anladım.Derin, sonsuz ve gizemli, içinde neler olduğu kestirilemeyen uçsuz bucaksız su… Hem korkuyordun, hem huzur buluyordun. Kaçarken, korkarken meydan okumaktı belki heyecan veren. Aynı deniz gibiydin… Derin, gizemli, hırçın ve huzurlu… İşte bu nedenden korkuyordum denizden. Dalgaların arasında savrulurken, içini göremezken, yüzmeyi bile bilirken, korkuyordum derinliğinden. Adını deniz koydum. Sen denizden korkarken, kucaklarken, deniz olurken, ben denizden, senden köşe bucak kaçmıştım. Deniz… Kaçamadım, aç koynunu, al içine! Artık ne dalgaların, ne derinliğin korkutuyor beni! Varsın sende yok olayım!


Ygün
26/08/2008 00,50